1-2-3: Elif, Lam, Ra. Bu, Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz için Hakim ve Habir tarafından ayrıntılı açıklanmış, ayetleri değiştirilemez kitaptır. “Ben Allah’tan size bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim. Rabbinizden bağışlanma dileyin ve Allah’a tevbe edin. Allah sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel nimetlerden yararlandıracak. Her lütuf sahibine lütuf verir. Yüz çevirirseniz, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.”
4: Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. Allah, her şeye gücü yetendir.
5: Onlar, ona karşı gizlenmek için içindeki düşmanlığı ve nefreti[1] saklar. Onlar elbiselerine büründükleri vakit de Allah onların gizlediklerini de açığa çıkardıklarını da bilir. Çünkü Allah, sudurlardaki[2] nefsi[3] bilir.
6: Yeryüzündeki her canlının rızkı yalnızca Allah’a aittir. Allah her canlının durumunu ve kendisine emanet edileni bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.
7: Allah, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için arşı su üzerindeyken gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı. Onlara “Ölümden sonra diriltileceksiniz!” desen, inkar edenler “Bu, ancak apaçık sihirdir.” der.
8: O azabı, sayılı bir süreye kadar onlardan ertelesek, “Onu engelleyen nedir?” derler. Bilin ki azap kendilerine geldiği gün de onlardan geri çevrilecek değil. Alay etmekte oldukları şey, onların başına gelecek.
9: İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırsak sonra da ondan rahmeti alsak, ümitsizliğe düşer, nankör olur.
10-11: Kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, “Kötülükler benden gitti.” der. O böbürlenir, şımarır. Ancak sabredip güzel işler yapanlar hariç. İşte onlar için bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.
12: Sen “Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeliydi” demeleri yüzünden sudurun darlaşarak sana vahyolunan ayetlerin bir kısmını terk mi edeceksin? Sen ancak bir uyarıcısın. Oysa Allah her şeyin sahibidir.[4]
13: Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki “Doğru söylüyorsanız, Allah’ın dışında gücünüzün yettiklerini çağırın ve onun benzeri uydurulmuş on sure getirin!”
14: Size cevap veremezler. Kur’anın ancak Allah’ın ilmiyle indirildiğini bilin. Allah’tan başka ilah yoktur. Artık teslim olun.
15: Kim dünya hayatını ve dünya hayatının süsünü isterse, amellerinin karşılığını dünyada onlara tam olarak veririz ve dünyada eksikliğe uğratılmazlar.
16: İşte onlar, ahirette kendileri için sadece ateş olan kimselerdir. Dünyada çalıştıkları ve yaptıkları boşa gitmiştir.
17: Rabbinden apaçık bir delil üzere olan, Rabbinden bir şahidin onu takip ettiği ve Kur’andan önce önder ve rahmet olan Musa’nın Kitabı üzere olan kimse mi? Bunlar, Kur’ana iman eder. Bu gruplardan Kur’anı inkar edenlere ise vaat edilen yer ateştir. Bundan şüphen olmasın. Bu, Rabbinden bir gerçektir fakat insanların çoğu inanmaz.
18: Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Onlar Rablerine arz edilecek. Şahitler[5] de “Bunlar, Rablerine karşı yalan uyduranlardır!” diyecek. Bilin ki, Allah’ın laneti o zalimlerin üzerinedir.
19: Onlar, Allah’ın yolundan alıkoyar ve onda eğrilik arar. Ahireti inkar eden de onlardır.
20: Onlar, yeryüzünde de kaçamayacak. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur. Onlar için azap katlanacak. Onlar duymaya güç yetiremez ve göremez.
21: İşte onlar kendilerini ziyan edenlerdir ve uydurdukları şeyler kendilerinden uzaklaşacaktır.
22: Şüphe yok ki onlar, ahirette en çok kaybedenlerdir.
23: Oysa iman edip iyi işler yapanlar ve Rablerine boyun eğenler, içinde ölümsüz olacakları cennet halkıdır.
24: Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan ile gören ve duyan gibidir. İkisinin durumu eşit olur mu? Öğüt almayacak mısınız?
25-26: Nuh’u da kavmine gönderdik. “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Ben sizin için elim bir günün azabından korkuyorum.”
27: Kavminin inkar eden ileri gelenleri dedi ki “Biz seni, bizim gibi sadece bir beşer olarak görüyoruz. Biz sana ancak en kötülerimizin, sığ görüşlülerin tabi olduğunu görüyoruz. Sizin, bize karşı hiçbir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı olduğunuzu biliyoruz.”
28-29-30-31: Nuh dedi ki “Ey kavmim! Benim Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerinde olduğumu, O’nun bana kendi katından bir rahmet vermiş, sizin de basiretinizin kapatılmış olduğunu düşündünüz mü? Siz onu istemezken, biz sizi ona zorlayacak mıyız? Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim mükafatım yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar, Rablerine kavuşacak. Fakat ben sizi, cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum. Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardımcı olabilir? Öğüt almayacak mısınız? Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Gözlerinizin küçümsediği kişiler için ‘Allah onlara hayır vermeyecekte demem. Allah içlerinde olanı daha iyi bilir. O zaman ben zalimlerden olurum.”
32: Onlar “Ey Nuh! Bizimle tartıştın ve bizimle tartışmada ileri gittin. Doğru söyleyenlerden isen bize tehdit ettiğini getir.” dedi.
33: Nuh dedi ki “Dilerse onu size ancak Allah getirir. Siz de kaçamazsınız.”
34: Allah sizi sapkınlık içinde bırakmayı[6] dilerse, ben size nasihat vermeyi istesem de nasihatım size yarar sağlamaz. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca Allah’a döndürüleceksiniz.
35: Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki “Onu ben uydurduysam, suçum bana aittir. Ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”
36-37: Nuh’a “Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık sana inanmayacak. Onların yaptıklarından dolayı artık üzülme. Gözetimimiz ve emrimiz ile gemiyi yap. Haksızlık edenler için banimle tartışma. Çünkü onlar suda boğulacak.” diye vahyolundu.
38-39: Nuh gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri her ona uğradıklarında onunla alay ediyordu. Nuh dedi ki “Bizimle alay ediyorsanız, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz. Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı bir azabın kimin üzerine ineceğini bileceksiniz.”
40: Sonunda emrimiz gelip sular kaynadığında[7] Nuh’a dedik ki “Her iki çift ile içlerinden aleyhinde söz verilen dışında aileni ve iman edenleri onunla taşı” Onunla birlikte ancak çok azı iman etmişti.
41: Nuh dedi ki “Gemiye binin. Onun seyir yeri de demir atma yeri de Allah’ın adıyladır. Çünkü Rabbim bağışlayandır, merhametlidir.”
42: Gemi, dağlar gibi dalga arasında onlarla akıp gidiyordu. Nuh geminin dışındaki oğluna “Ey yavrucuğum. Bizimle birlikte bin, kafirlerle olma!” diye seslendi.
43: Oğlu dedi ki “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Nuh dedi ki “Bugün Allah’ın emrinden sadece merhamet ettiği kimseler kurtulacak.” Aralarına o dalga girdi ve boğulanlardan oldu.
44: “Ey yeryüzü, suyunu yut, ey gök açıl” diye söylendi. Su giderek azaldı, buyruk yerine getirildi. Gemi Cudinin üzerine yerleşti. “Zalimler topluluğu yok olsun” denildi.
45: Nuh Rabbine seslendi ve dedi ki “Rabbim! Oğlum ailemdendir. Senin vaadin gerçektir. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.”
46: Allah dedi ki “Ey Nuh! Oğlun senin ailenden değildir.[8] Çünkü oğlun doğru olmayan bir iş yaptı. Hakkında bilgin olmayanı bir şeyi benden isteme. Cahillerden olma diye seni uyarıyorum.
47: Nuh dedi ki “Rabbim, senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum.”
48: Nuh’a denildi ki “Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olan ümmetlere bizden bir selam ve bereketle in. Kendilerini yararlandırıp sonrasında bizden elim bir azap dokunacak ümmetler olacak.”
49: Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları, ne sen biliyordun ne de kavmin. Sabret. Çünkü güzel son, sakınanlar içindir.
50-51-52: Ad kavmine kardeşleri Hud dedi ki “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Siz sadece iftiracınız. Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım ancak beni yoktan yaratana aittir. Aklınızı kullanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra Allah’a tevbe edin ki üzerinize bol yağmurlu göğü göndersin[9] ve gücünüze güç katsın. Mücrim olarak yüz çevirmeyin.”
53-54-55-56-57: Kavmi dedi ki “Ey Hud! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz de senin sözünle ilahlarımızı terk etmeyeceğiz ve sana iman etmeyeceğiz. İlahlarımızdan biri sana musallat olmuş diyoruz.” dediler. Hud dedi ki “Ben Allah’ı tanık tutuyorum. Siz de tanık olun ki ben, Allah’ın dışında ortak koştuklarınızdan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun, bana mühlet vermeyin. Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’ı vekil(otorite)[10] seçtim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah, onun perçeminden[11] tutmuş olmasın. Doğrusu Rabbim doğru yol üzerindedir. Yüz çevirirseniz ben, benimle size gönderileni size duyurdum. Rabbim sizden başka bir kavmi yerinize getirebilir. O’na hiçbir zarar da veremezsiniz. Çünkü benim Rabbim her şeyi koruyandır.” dedi.
58: Emrimiz geldiğinde, Hud’u ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Biz onları ağır bir azaptan kurtardık.
59: Şu Ad kavmi, Rablerinin ayetlerini bilerek inkar etti, Allah’ın rasullerine asi oldu ve inatçı her zorbanın emrine tabi oldu.
60: Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete uğratıldılar. Ad kavminin Rablerini inkar etmesiyle, Hud’un kavmi Ad, yok oldu.
61: Semud’a kardeşleri Salih dedi ki “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O sizi yeryüzünde yarattı ve sizi yeryüzüne yerleştirdi. O’ndan bağışlanma isteyin ve Allah’a tevbe edin. Çünkü Rabbim yakındır, kabul edendir.”
62: Kavmi dedi ki “Ey Salih! Sen bundan önce içimizde umut bağlanan biriydin. Babalarımızın taptıklarına tapmayı mı engelliyorsun? Bizi kendisine çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz.”
63-64: Salih dedi ki “Ey kavmim! Benim Rabbimden apaçık bir delil üzerinde olduğumu ve bana kendinden bir rahmet verdiğini düşündünüz mü? O’na asi olursam, bana Allah’a karşı kim yardımcı olabilir? Siz ise sadece kaybımı artırmış olursunuz. Ey kavmim! Allah’ın şu dişi devesi sizin için bir delildir. Onu bırakın da Allah’ın toprağında yesin. Ona kötülük için el sürmeyin. Yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65: Fakat Semud kavmi o dişi deveyi boğazladı. Salih dedi ki “Yurdunuzdan üç gün daha faydalanın. Bu, yalanlanamayacak bir tehdittir.”
66: Emrimiz gelince, Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle o günün rezilliğinden kurtardık. Çünkü Kaviy, Aziz olan Rabbindir.
67-68: Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı. Yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Orada hiç yaşamamış gibiydiler. Semud’un Rablerini inkar etmeleriyle, Semud yok oldu.
69: Rasullerimiz[12] İbrahim’e o müjde ile geldi. “Selam” dediler. İbrahim de “Selam” dedi. Çok geçmeden, İbrahim kızartılmış bir buzağı getirdi.
70: İbrahim, onların ellerini yemeğe uzatmadıklarını gördüğü zaman, onlardan çekindi ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Rasuller “Korkma! Biz Lut kavmine gönderildik.” dedi.
71: İbrahim’in ayaktaki hanımı hayız[13] oldu. Biz de ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakup’u müjdeledik.
72: İbrahim’in karısı “Vah halime! Ben ihtiyar bir kadın, bu da ihtiyarlığa ulaşmışken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!” demişti.
73: Rasuller dedi ki “Allah’ın emrine mi şaşırıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir ev halkı. Allah Hamiddir, Mecittir.”
74: İbrahim’den korku gidip kendisine müjde gelince, Lut kavmi hakkında bizimle tartıştı.
75: Doğrusu İbrahim hoşgörülüydü, içten yalvararak yönelirdi.
76: Rasuller dedi ki “Ey İbrahim! Tartışmaktan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri geldi. Onlara geri döndürülemez bir azap gelecek.
77: Rasullerimiz Lut’a geldiği zaman O, kavmi için üzüldü ve kendini aciz hissetti[14]. “Bu, zor bir gündür.” dedi.
78: Lut’un kavmi, koşuşturarak Lut’a geldi. Daha önce de o kötü işleri yaparlardı. Lut dedi ki “Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır. Sizin için onlar daha temizdir. Allah’tan sakının ve misafirlerimin arasında beni rezil etmeyin. İçinizde doğru yolda olan bir adam yok mu?”
79: Kavmi dedi ki “Senin kızlarınla ilgili bizim hiçbir amacımız olmadığını ve bizim ne istediğimizi sen kesinlikle biliyorsun”
80: Lut dedi ki “Benim size karşı bir gücüm olsaydı veya dışarda sağlam bir yere sığınabilseydim!”
81: Rasuller dedi ki “Ey Lut! Biz Rabbinin rasulleriyiz. Onlar seni eline geçiremeyecek. Sen gecenin bir kısmında ailenle yürü. Hanımından başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Onlara gelecek olan, ona da isabet edecek. Onlara vadolunan zaman, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?”
82-83: Emrimiz geldiğinde oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine Rabbin katında işaretli, taşlaşmış çamurdan peş peşe taşlar yağdırdık. Bunlar, zalimlerden uzak değildi.
84-85-86: Medyen’e kardeşleri Şuayb dedi ki “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin için Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın. Ben sizi hayır içinde görüyorum. Ben sizin için, kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı kıst[15] ile tam yapın. İnsanların eşyalarının değerini düşürmeyin. Bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın! Müminseniz, Allah’ın hükümleri[16] sizin için hayırlıdır. Ben sizin için muhafız değilim.”
87: Medyen kavmi dedi ki “Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk ettiklerini veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmayı bırakmamızı, senin dinin mi emrediyor? Oysaki sen yumuşak huylu, doğru yolda olandın”.
88-89-90: Şuayb dedi ki “Ey kavmim! Benim Rabbimden apaçık bir delil üzerinde olduğumu ve bana kendinden güzel bir rızık verdiğini düşündünüz mü? Sizi yasakladığım şeylere aykırı davranmayı istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeyi istiyorum. Başarmam ancak Allah’ aittir. Yalnız Allah’ı vekil(otorite)[17] edindim ve yalnız O’na yönelirim. Ey kavmim! Bana düşmanlığınız, Nuh’un kavmi veya Hud’un kavmi veya Salih’in kavminin başına gelenler gibi sizin de başınıza gelmesini gerektirir. Lut kavmi de sizden uzak değildir. Rabbinizden bağışlanma dileyin ve O’na tevbe edin. Çünkü Rabbim merhametlidir, sevendir.”
91: Medyenliler dedi ki “Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve seni içimizde aciz görüyoruz. Kabilen olmasaydı seni mutlaka kovardık. Sen, bize karşı güçlü değilsin.”
92-93: Şuayb dedi ki “Ey kavmim! Sizin için kabilem, Allah’tan daha mı güçlü ki Allah’a sırt çevirdiniz. Oysa Rabbim, yapmakta olduklarınızı kuşatandır. Ey kavmim! Siz, size yakışanı yapın. Ben de yapacağım. Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu öğreneceksiniz. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyeceğim.”
94-95. Emrimiz geldiği zaman, Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç ses yakaladı. Yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Orada hiç yaşamamış gibiydiler. Bilin ki Semud’un yok olması gibi Medyen kavmi de yok edildi.
96-97-98-99: Musa’yı da ayetlerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Onlar, Firavun’un emrine uydular. Oysa Firavun’un emri doğru değildi. Kıyamet günü Firavun, kavmine önderlik ederek onları ateşe götürecek. Varılan yer ne kötü yerdir. Onlar burada da kıyamet gününde de lanete uğratıldılar. Verilen armağan ne kötü armağandır.
100: İşte bunlar, sana anlattığımız şehirlerin haberlerinden bir kısmıdır. Onlardan bazısı ayaktadır kimisi ise yok edilmiştir.
101: Biz onlara haksızlık etmedik fakat onlar kendilerine haksızlık etti. Rabbinin emri geldiği zaman, Allah’ın peşi sıra yalvardıkları ilahları, kendilerine hiçbir fayda sağlamadı ve sadece perişanlıklarını artırdı.
102: Rabbinin, haksızlık eden şehirleri yakalayacağı zaman, yakalaması işte böyledir. Çünkü Allah’ın yakalaması elimdir, şiddetlidir.
103: Bunda, ahiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, bütün insanların toplanacağı bir gündür. O, görülecek bir gündür.
104: O günü, sayılı bir süre için erteleriz.
105: O gün geldiğinde kişi, ancak Allah’ın izni ile konuşabilir. Onların bir kısmı başarısız bir kısmı mutludur.
106-107: Başarısız kimseler ateşin içindedir. Ateşin içinde onlar, inler ve feryat eder. Onlar gökler ile yeryüzü devam ettikçe ve Rabbin diledikçe ateşin içinde ölümsüzdür. Şüphesiz Rabbin, istediğini yapandır.”
108: Ama mutlu olan kimseler cennet içindedir. Onlar gökler ile yeryüzü devam ettikçe ve Rabbin diledikçe kesintisiz bir ihsan olarak cennetin içinde ölümsüzdür.
109: Onların tapmakta oldukları şeylerle ilgili şüphen olmasın. Onlar, daha önce babalarının taptıkları gibi tapar. Biz de onların paylarını eksiksiz tam olarak vereceğiz.
110: Biz Musa’ya da Kitab verdik ama kitap hakkında anlaşmazlığa düşüldü. Rabbinden bir söz verilmemiş olsaydı aralarında hüküm verilirdi. Onlar, Kur’andan da derin bir şüphe içindedir.
111: Rabbin henüz, tüm amellerinin karşılığını kendilerine tam olarak vermedi. Doğrusu Allah, onların yaptıklarından haberdardır.
112: Seninle birlikte tevbe edenler ile emrolunduğun gibi doğru ol. Taşkınlık etmeyin. O, sizin yaptıklarınızı görendir.
113: Haksızlık edenlere güvenmeyin, ateş size de dokunur. Allah’ın dışında yardımcılarınız da yoktur ve size yardım da edilmez.
114: Gündüzün iki ucunda özellikle[18] gecenin (gündüze) yakın kısımlarında namaz kıl. İyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlar için bir öğüttür.
115: Sabret. Allah güzel davrananların mükafatını boşa çıkarmaz.
116: Sizden önceki nesillerden de, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak hüküm sahipleri vardı. Onlardan kurtardığımız kimselerin az bir kısmı hariç zulmedenler, bolluk içinde yaşamlarının peşine düşmüş ve günahkar kimseler olmuştu.
117: O şehirlerin halkı ıslah edici iken, Rabbin o şehirleri zulmederek helak etmez.
118-119: Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Sadece Rabbinin merhamet ettikleri, ihtilaf etmekten vazgeçti. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Cehennemi bütünüyle insanlar ve cinlerin bir kısmı ile dolduracağım!” hükmü yerine gelecek.
120: Rasullerin haberlerinden senin yüreğini pekiştireceğimiz her şeyi sana anlatıyoruz. Bununla sana o gerçek, müminler için bir öğüt ve ibret gelmiştir.
121: İman etmeyenlere de ki “Siz, size yakışanı yapın. Biz de yapacağız.”
122: Bekleyin. Biz de bekleyeceğiz.
123: Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Bütün işler yalnızca O’na döndürülür. O halde Allah’a kulluk et. Allah’ı vekil(otorite)[19] edin. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değil.
[1] “yeśnûne sudûrahum” ifadesi deyim olup anlamı; göğsünü büküp içindeki düşmanlığı ve nefreti saklamaktır.
[2] Göğüs bölgesi dediğimiz yerin dış tarafı Arapçada cüyub, iç tarafı sudurdur. Bedene canlılık veren nefstir, ruh değil. Sorguya muhatap olacak olan, cennet veya cehennemi hak eden de nefstir. Ve nefsin bedendeki ikameti sudurdur.
[3] Ayet metninde yer alan “zate” kelimesinin sözlük anlamlarından biri de “nefs”tir. Nefs, bedende sudur bölgesinde ikame eder.
[4] Vekil; sahip, otorite, koruyucu, yardımcı ve şahit anlamlarına da sahiptir.
[5] Şahitler, her an bizi gözetleyen yazıcı melekler olabilir. İnfitar-10-11-12: “Üzerinizdeki gözetleyiciler, değerli yazıcılar yaptıklarınızı bilir.”. Allah rasulleri de şahit olarak gelecektir ama ümmete genel bir şahit olarak gelmesi söz konusudur. Kaldı ki rasuller, kişilerin neler yapıp-yapmadıklarını da bilmez. Bunu da İsa nebinin Maide-117. ayetteki cevabından biliriz.
[6] “İ’fal” babının 17 farklı görevi vardır. Bunlardan en bilineni “Teaddi” yani lazım (geçişsiz) olan fiilin, müteaddi (geçişli) yapılması görevidir. Bu görevi nedeniyle birçok kimse “ğava” fiilini standart olarak “azdırmak, saptırmak” olarak çevirir ki bu önemli bir hatadır. Oysa görevlerinden biri de “Ta’riz” görevidir. Ta’riz görevi fiile; “sunmak, arz etmek, sergilemek ve maruz bırakmak” anlamları katar. Bu babda bazı fiiller, öznesine göre anlam kazanır. Eğer bir kul şeytana uyarak sapmayı tercih etmişse o kul için, Allah da seçim yapacaktır. Ya onu içine düştüğü sapkınlık içerisinde bırakacak ya da kurtaracaktır. İşte “dalle” fiili gibi “ğava” fiilinin öznesi Allah olduğunda i’fal babı fiile, maruz bırakma yani “kişiyi içine düştüğü sapkınlık içerisinde bırakmak, kişinin o sapkınlığa maruz kalmasına müsaade etmek” anlamı katar. Çünkü Araf-16: “Beni azdırmana karşılık, onlar için senin doğru yoluna oturacağım. Sonra önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim. Onların çoğunu şükreden bulmayacaksın” ayetinde Allah, şeytanın maksadının insanları doğru yoldan uzaklaştırmak, saptırmak olduğunu beyan etmiştir. Bu durumda sapan insan, saptıran şeytandır. Peki Allah neden, kimi sapıtmışları kurtartır ama kimilerini düştüğü sapkınlıkta bırakır? Kimi insanlar işlediği günahlardan dolayı sıkılır, içine düştüğü sapkınlık onu huzursuz eder, savrulmuş olsa da iş veya sözleriyle farkında olarak veya olmayarak pişmanlık yaşar. Kişi, bu pişmanlığına sahip çıkma gayreti içinde ama neyi nasıl yapacağını bilemiyorsa, Allah da onu yarı yolda bırakmaz. Bu durumda şu ayeti hatırlayın. Rad-27: “Allah kendisine yönelen kimseyi hidayete iletir.” Özetle Allah’ın dilemesi, kulun gayreti istikametindedir. Diğeri de şeytanla sarmaş dolaş olmuştur fakat zerre pişmanlık hissetmemiş, pişmanlık hissetse de ona sahip çıkmamıştır, pervasız, kuralsız, duyarsızdır, inkar ve alayı seçmeye devam etmektedir. İşte Allah, bu kimseleri, içine düştükleri sapkınlıkta bırakır. Bu durumda o kişi için, onu Allah saptırdı denemez. Allah onu yukardaki sebeplerden dolayı, kendi seçtiği sapkınlığa maruz bırakmayı tercih etmiştir. Çünkü Allah diler ama kulun gayreti istikametinde diler.
[7] Nuh tufanı hem yerden kaynayan hem gökten inen su ile yaşandı. Suların yerden kaynamasının bazı sebepleri şunlar olabilir;
1-Yeraltı Suları ve Basınç: Yeraltında biriken su, yer tabakalarındaki basınç nedeniyle yüzeye çıkabilir. Bu, özellikle artezyen kuyularda ya da doğal kaynaklarda sık görülür.
2-Volkanik Aktivite: Volkanik bölgelerde, magma hareketleri yer altı sularını ısıtarak buhar ve suyun yüzeye fışkırmasına (örneğin gayzerler) neden olabilir.
3-Deprem veya Fay Hareketleri: Depremler sırasında yer tabakaları kayar ve yeraltı sularının ani bir şekilde yüzeye çıkmasına yol açabilir.
4-Kimyasal Reaksiyonlar: Bazı durumlarda, yer altında bulunan minerallerle suyun tepkimeye girmesi gaz salınımını tetikleyebilir, bu da suyun fışkırmasına neden olabilir.
5-İnsan Etkisi: Sondaj çalışmaları veya baraj yapımı gibi insan faaliyetleri de yer altı sularının kontrolsüzce yüzeye çıkmasına yol açabilir.
[8] Bu ifadeden dolayı, karısının Nuh’u aldattığını iddia edenler olsa da sebebi hemen devamında açıklanmıştır. Oğlu, kafirlerden olmayı tercih ettiği için, her ne kadar biyolojik bağı olsa da artık manen ailesinden ya da ehlinden sayılamayacağı açıklanmıştır. Keza Hucurat-10: “Sadece iman edenler kardeştir” ayeti ile de aralarında biyolojik bağ olmasa da iman edenlerin manen kardeş olduğu bildirilmiştir.
[9] Yağmur duası olarak bilinen talebin, Allah’tan nasıl yapılacağını belirtir.
[10] Vekil; sahip, otorite, koruyucu, yardımcı ve şahit anlamlarına da sahiptir.
[11] Eski Arap geleneğinde birini perçeminden tutmak, onu tamamen etkisiz hale getirmek ve aşağılamak anlamına gelirdi. Bir diğer mana ise; fizyolojik olarak alın bölgesi (prefrontal korteks), insanın karar verme ve irade merkezidir. Suçun işlendiği “karar merkezinden” yakalanmayı da ifade edebilir.
[12] İbrahim nebiye gidenler, melek olan rasullerdir.
[13] Kur’anda İbrahim’in hanımı için “akim” (kısırlık) ifadesi kullanılmıştır. Ayet; eşinin hayız olup biyolojik olarak bedeninin çocuk doğurmaya hazırlandığından bahseder. Belki kısırdı belki menapoza girmişti. Ama biliriz ki; kısır kadın adet olabilir ama çocuk doğuramaz. Menapozdaki kadın ise hem adet görmez hem de çocuk doğuramaz. Çünkü yumurtalıklarında artık üretim durmuştur. Menapoz da biyolojik bir “akim” (kısırlık) halidir. En doğrusunu ise Allah bilir.
[14] Aciz hissetti çünkü artık onlar için yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı.
[15] Kıst, adaletin alt kümesidir. Dünya yaşamına bakan anlamı ile kıst; paylaşım, miras, ticaret ve hukuk gibi “somut ölçü” gerektiren alanlarda kullanılır. Kur’an’da terazi ve ölçü birimleri anlatılırken genelde bu kelime tercih edilir. Bir bütünün parçalara ayrılmasında her hak sahibinin “payını” tam olarak almasıdır. Adalet ise sadece insanlar arasındaki davaları değil, kainattaki tüm dengeyi ifade eder.
[16] Ayet metninde “bakiyyete” yazan kelimenin en az 12 farklı anlamı var. Hem öncesinde Medyen kavmine hükümler verdiği hem de 87. ayette Medyenlilerin “… emrediyor?” sorusu, kelimenin “hüküm” anlamını vermeye mecbur etmiştir.
[17] Vekil; sahip, otorite, koruyucu, yardımcı ve şahit anlamlarına da sahiptir.
Bu ayet meal edilirken 2 önemli hata yapılır. İlki; ayet metninde “ve” bağlacı olarak meal edilmesidir. “ve” kelimesini bağlaç olarak kullanıldığınızda metni 2 kısma böler ve sanki 4 farklı namazdan bahsedermiş gibi anlaşılmasına neden olursunuz. Biran 4 namazdan bahsettiğini düşünülelim. Bu namazların giriş ve çıkışları hangi ayetlerde tanımlanmıştır? Çünkü Nisa-103. ayete göre namazın vakti belirliyken siz, vakitleri belirsiz namazlardan bahsedemezsiniz. İlk kısmı olan “gündüzün iki ucunda” ifadesi; tek başına güneşe göre vaktin girişi ve çıkışını vermez. Kaldı ki gelenek bırakın giriş ve çıkışı gündüzün 2 kısmının nereler olduğu hakkında bile netliğe sahip değildir. Gelenek, gündüzün 2 tarafını da öğleden sonrası olarak değerlendirir. Oysa gündüzün taraflarından birisinin öğle öncesi yani güneşin görünerek doğduğu, diğerinin öğle sonrası yani artık görünmeyerek kaybolduğu an olmalıdır. Tarafeyn kelimesi iki uç değil iki taraftır diyenler vardır. Diyelim ki taraf olsun, bu şekilde meal edilse bile işaret ettiği yerler yine değişmez. İkinci kısım olan “gecenin (gündüze) yakın kısımlarında” ifadesi de tek başına yine güneşe göre vaktin girişi ve çıkışını vermez. Örneğin, ne kadar yakın olduğu sorulabilir? Bu yakınlık miktarının kim tayin edecektir? Gözden kaçan detay; ayet metnindeki “ve” kelimesinin görevinin bağlaç değil, taksim görevi olmasıdır. Taksim görevi; bütün-parça ilişkisini dile getirme veya bir kavramı tarif ve tasnife tabi tutarak taksim yani parçalara ayırma veya sınıflandırma yaparak anlamını ifade etmektir. Bu durumda ayetin 2. kısmı, ilk kısmın parçası yani detayı olur. Şemaya bakarsanız; (1. ve 2.) aralık, şemada görüldüğü üzere fecr’dir. Ve bu aralıkta kılınan namaz “Sabah namazıdır“.(4. ve 5.) aralık, şemada görüldüğü üzere işa’dır. Ve bu aralıkta kılınan namaz “Akşam namazıdır.” Peki bu namazların isimlerini kim vermiştir? Elbette namazların isimlerini yine namazların giriş-çıkışlarıyla eşleştirerek veren bizzat Allah’tır. Allah’ın bu eşleştirmeyi yapması çok önemli bir detaydır. Çünkü bu eşleştirme, sonradan olası eklenecek namazlara karşı bir tedbirdir. Çünkü eklenecek herhangi bir namazın Kur’anda ya ismi olmayacaktır ya da giriş-çıkışları. Fecr ve işa namazlarının isminin geçtiği ayetse Nur-58. ayettir. Diğer hata; Tekili zülfe olan zülef’e verilen yanlış anlamdır. Peki zülef nedir? Fiil olarak ilerlemek ve yakınlaşmak, isim olaraksa yakınlaşma anlamına sahiptir. Ayette gecenin gündüze yaklaşmasından bahsedilir. Sabah ve akşam alacakaranlığındaki her dakika her saniye her salise hepsi birer zülfedir ve önünde bulunana yaklaşmayı ifade eder. O yüzden zülefin miktarı 3 değil sınırsızdır. Zülefin miktarının en az 3 kabul edilmesi, Arapça’da çoğulun 3’ten başladığı bilgisidir. Oysa Kur’anda 2 için de çoğul ifade kullanılmıştır fakat konumuz bu olmadığı için kenara bırakıyorum. Zülef, namaz sayısını değil, zaman aralığını bildirir. Gelenek; “Zülef” çoğuldur, çoğul en az 3’tür, o halde gece kılınan 3 namaz olmalıdır. Bunlar akşam, yatsı ve sabahtır, der. Bu ön kabulün Kur’ani dayanağı yoktur. Zülef; zamana işaret ederken namaz sayısına dönüşmesi, vakit sayısını 5’e çıkarma gayretidir. Bu iddiayı bir an doğru kabul edelim. Zülef namaz sayısı ise ve en az 3 ise ve ucu açıksa, 3’ten fazla farz namaz olamaz mı? Sınırı kim ve neye göre koyacak?
Sınırı, elbette kendi kelamının sahibi Allah koyacaktır. Allah; namazların isimleri ile giriş-çıkışlarını açıkça eşleştirdikten sonra, sonradan ilave edilecek namazların önünü keserek zaten bu sınırı koymuştur. Gelenek 5 vakit namaz var diyorsa, Kur’andan hem giriş ve çıkışlarını hem de 5 vaktin de ismimi bulmak zorundadır. Özetleyecek olursak Hud-114. ayet; sadece sabah ve akşam namazlarının giriş ve çıkışlarını tarifleyen ayettir.
[19] Vekil; sahip, otorite, koruyucu, yardımcı ve şahit anlamlarına da sahiptir.
